|
||
HABERLER Midye kabuklarından kuş yapmakIEO | 09.01.2009 -- 19:09 Ecz. Hatice ILGAR AKBAYDOĞAN İşlerim bitmişti. Uçağımın kalkmasına daha beş altı saat vardı. SİT bölgesi ilan edilmiş sahil köyünde minibüsten indiğimde; duygularım karışık, canım sıkkındı. Büyük tatil ilçesinde babadan kalma evimi nihayet satabilmiştim. Çocukluk anılarım, çocuklarımın anıları da satabildiğim bu yarı fiyatın içindeydi. Canım daha çok sıkkındı. Yöreyi; yol yol, ağaç ağaç bildiğim halde; dolmuşla bir saat uzaklıktaki bu köye daha önce hiç gelmemiştim. Belki bir daha gelemeyecek olduğumu bilmek.. belki gecikmiş bir özür.. belki görmeye dayanamamak baba evini. Beni buraya getiren her ne idiyse buradaydım sonuçta. Şimdi, denize karşı.. ılgın ağaçlarının gölgesinde muşamba kaplı bir masada oturuyorum. Köyün kahvesi burası.. zorlarsanız, eh işte çay bahçesi. Hemen sağımda eski bir iskelenin üzerinde, 5-10 masalı bir balıkçı lokantası var.. su bardağı vazolarında mor begonviller. Örtüleri yöresel el dokuması.. püsküllerinde nazar boncukları. Solumda kahvenin yanında, kuma çekilmiş kıştan kalma sandallar.. Demir bırakmış birkaç balıkçı teknesi. Buraya doğru yürürken camları tozlu bir bakkalın önünden geçmiştim. Sahilde küçük bir camii, 15-20 de köy eviydi gözüme çarpan. Bahçelerde tavuklar.. birkaç inek yol kenarında. Her şey olması gerektiği kadar.. sakin, telaşsız. Batıda, oturduğum yerin tam karşısında güneş alçalmakta. Tedirgin bir bahar güneşi. Denizin kokusunu içime, ta ciğerlerime çekiyorum. Daha iyiceyim. Önümden bir kedi geçiyor. Benim de bir kedim var. Onun mağrur yürüyüşünü izliyorum ilgiyle. Sol arkama doğru gidiyor. Tüm vücudumla ardıma dönüyorum. Gene bir ılgın ağacının altında, kocaman bir deniz kabuğu yığınının dibinde duruyor. Hemen yanı başında yere oturmuş, saçı sakalı karışık ben yaşlarda bir adam.. eğilmiş, yığından seçip ayırdığı deniz kabuklarını özenle yapıştırıyor. Hiç doğrulmuyor, yüzünü göremiyorum. Ona yöneltiyorum ilgimi. Beri yanında, yerde.. kumun üstünde.. deniz kabuklarından yapılmış onlarca çeşit kuş yığını. Küçüğü, büyüğü.. tombulu, uzun kuyruklusu.. ağzında yuvasına ot taşıyanı.. oturanı, uçanı, iki-üçü bir arada ağız ağza vermiş öteni. Aslında deniz kabuklarını doğal haliyle mucizevi bulurum. Ama objeye dönüştürülmüşünden, ne yalan söyleyeyim pek haz etmem. Ancak, adamın meczup görünüşü.. elinde hiçbir gereç olmaksızın, yapıştıracağı gagayı bile kabuğun denizden çıktığı şekliyle; arayıp, bulup, yerleştirme sabrı ve becerisi.. sahilde üstüne basıp geçtiğimiz ve kırdığımızı bile fark etmediğimiz o kabukların, kanat takıp uçtuğunu.. tüylerini kabartıp kuluçkaya yattığını görmenin bende uyandırdığı hayranlık. Yardım etme isteğim.. Gayriihtiyari kalktım, çay bardağımı elime alıp oraya doğru yürüdüm. Yığının kenarında duran, korkuyla gözlerini açmış dikkatle etrafı kolaçan eden tedirgin bir kuş ilgimi çekti. "Ne kadar bu?" dedim adama Başını bile kaldırmadı. "Tutkal ver tutkal" dedi. "Doğru mu duydum acaba" diye etrafıma bakındım. O an, beni izlediğini fark ettiğim garsonun güldüğünü gördüm. "Abla" dedi, "para bilmez o". Masama geri döndüm. Tatil dönüşü trafik kazasında annesini, babasını, eşini, dört yaşındaki kızını kaybetmiş. Altı ay sonra komadan çıktığında, hayat ile olan bağını da yitirmiş. Adı Orhan. Garsonun demesi, makine mühendisiymiş. Kız kardeşi onu buradaki evine getirip yerleştirmiş ta o zaman. İki üç ayda bir de gelip gider bakkala borcunu öder, yıkar paklar.. bakarak olurmuş işte. "Bir de evini görsen abla" dedi garson; eliyle köyün ardında bir yeri işaret etti. "Duvarını, çatısını, içini-dışını, her yerini deniz kabuklarıyla kapladı. Hem buradaki ne ki; bahçesi de ağzı birlik kuş dolu." Deniz kabuğundan ev ha? Çok etkilenmiştim. Aslında ilk geldiğinde az da olsa konuşur, para da bilirmiş. Önceleri taraktan çıkan deniz kabuklarını Orhan'ın önüne döken balıkçılar; yaptığı kuşların satıldığını, kabuk evinin turistlerce gezildiğini görünce ondan para istemeye başlamışlar. Vermeyince de hepsini denize geri atar olmuşlar. Balıkçıların dönüşünü uykusuz beklediği o günlerden sonra, parayı da unutmuş Orhan. Tutkal karşılığı satar olmuş kuşlarını. Hele uhu verirsen çocuk gibi sevinir; kayılı kuş yığınını gösterir, "hepsini al götür" dermiş yüzlerine bakmadan. *** Bugün... Bugün Ankara'ya mitinge de gelen en küçük elemanım Ayten; gene imzaydı, dilekçeydi koşuşturduğumu görünce endişeli bir yüz ifadesiyle "yani şimdi olmadı mı eczacı hanım?" dedi. "O soğukta.. onca masraf, onca yorgunlukla geldi oraya onca insan. 32 bin kişi diyorlar.. Olmadı mı eczacı hanım?" Karşımda duruyor, öylece bana bakıyor ve soruyordu. "Olmadı mı eczacı hanım?" "Oldu" diyemedim... "Olmadı" hiç diyemedim. Gözlerinin içinde, derinlerde; korkuyla gözleri büyümüş o tedirgin kuşu gördüm. Bakıştık öylece. Sonra ona bir hikaye anlattım. Vaktin birinde, şehrin birinden bir padişah geçer imiş. Geçtiği her yerde halk iki büklüm eğilir, "padişahım çok yaşa" der imiş. Ama her "padişahım çok yaşa" nidasından sonra, dervişin birinin eşeği başını kaldırır, uzun uzun anırırmış. Padişah çok kızmış. "Getirin bana o eşeği.. Ona sahip olamayan eşek oğlu eşeği de getirin" demiş. Yaka paça getirmişler iki acuzu. "Urun ikisin de kellesin" demiş padişah. Derviş kendini padişahın ayaklarına atmış. "Amman Padişahım sensin muktedir. Bana üç ay mühlet ver; üç ay sonra bu sünepe eşeğe 'Padişahım çok yaşa' demeyi öğretmez isem; umur sensin, emir senin.. gene vur kellemizi" demiş. Padişaha şan gerek, hoşuna gitmiş bu teklif. "Peki" demiş.. "Sana üç ay mühlet. Ancak dediğini yapamaz isen, ölümlerden ölüm beğenin iki eşek". Ve geçip gitmiş. "Ne yaptın baba eren?" demişler konuşmaya şahit olanlar. "Hiç eşek konuşur mu?" "De ki konuştu; 'padişahım çok yaşa' der mi?" "De ki dedi; e bunu üç ayda nasıl öğrenir?" Derviş; "bunu ben de bilirim" demiş. "Hele" demiş, "zaman.." "Hele zaman üç aysa.. hele üç ay çok zaman.." "O vakte kadar ya Padişah ölür.. ya ben ölürüm.. ya eşek ölürse? Hele ki zaman.. ah ki zaman.. eğer bekliyor isen, bir an bile çok zaman.." Sustum, gülümsedim. O da gülümsedi. Şimdi gözlerinde bana, eczacısına duyduğu güven ve gurur vardı. *** Ey gözlerimize bakan ve görmeyenler; bugün Türkiye'de eczacılar kaba bir tahminle yüz bin kişiye iş imkanı sağlıyorlar. Onların baktıklarıyla 400-500 bin kişi ekmek yiyor bu meslekten. Kaç fabrika eder bu? Hazırlığı yapılmakta olan yasa ile, bugün var olan eczanelerin en az yarısı kapanacak. Sade çalışanlarımız değil, biz de endişeliyiz. Biz daha çok endişeliyiz. Görmeyenlerden daha çok sorumluluk hissediyoruz onlar adına. %85 devlete fatura kesen, vergisini kuruşuna kadar veren eczacı; toplumun her kesiminde devletin bıraktığı sosyal boşluğu dolduruyor ve üstüne istihdam yaratıyor. Bunları körler bile görmezden gelemez.. Gelmemeli. Aba altından e-sözleşme sopası gösterilerek amaçlanan; herkesin gözü önünde verdiği sözü tutmayan ilaç üreticilerinin yapmadığı iskontoyu, açık artırma yöntemiyle eczacıya yükleme çabası.. aynı zamanda uluslararası sermayeye ilaç pazarını açma hazırlığıdır. Başka bir şey değil. Devlet sağlıktan çıkmak istiyor. Yapı hantal, kaçağı çok. E çöz kardeşim.. Denetle. İşin bu. Derken, bir bakıyoruz; üstüne, "TC kimlik no ile ilaç verin" diyor SGK. Haydee; yine sahtekara madrabaza gün bir daha doğdu.. hem de yücelerden. Saymadığım, ama hepimizin yaşadığı daha bir sürü sıkıntı ve angarya gene namuslu eczacının sırtında. *** Sevgili meslektaşlarım, Sevgili genç meslektaşlarım; Biz, bu meslekte kocamışlar; işte geldik.. işte gidiyoruz. Bugün gelinen nokta eczacılık mesleğinin gelecek kavgasıdır. Bu eczacılığın varoluş kavgasıdır. Artık bayrak sizde. Hepimiz gözümüzü dikmiş en yukarıdaki örgütlü gücümüze, TEB'e bakıyoruz. Bundan 6 yıl önce, tüm Türkiye'nin eczacısı kepenk indirdiğinde, bir balıkçı; artık tek bildiğimiz şeyi yapmaya.. sadece kuş yapmaya yarayan kırık midyelerimizi denize atmıştı. Biz o zaman susmuştuk. Önce güvendiğimiz için susmuştuk.. sonra utandığımızdan... Ama artık susmayacağız. Tüm Türkiye sussa da İstanbul susmayacak. Ve bizim eşeğimiz; ve zaman.. hele ki zaman.. ne kadar zaman geçerse geçsin asla 'padişahım çok yaşa' demeyecek. Biz kırık midyelerimizle kalubeladan beri var olan onurlu mesleğimizi, sonsuza kadar sürdürecek sabır ve beceriye sahip olduğumuzu herkese göstereceğiz. Çünkü divane Orhan gibi, son tutunduğumuz yerdeyiz. Ve son virajdayız arkadaşlar. Sıkı tutunuyoruz. Sadece sıkı tutunuyoruz. Sadece sıkı tutunuyoruz.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın... Gündemdekiler |
Sık Kullanılanlara Ekle
RSS
İstanbul
23 ºC 
HABERLER